Dr. Fazıl Nimet

Dr. Fazıl Nimet

UNUTULAN GERÇEKLER

 

Sevgili okuyucular, bir yazımızda daha sizlerle beraber olmanın sonsuz mutluluğunu yaşıyorum. Bu yazımızda sizlere, insanları huzur ve saadete götürecek olan unutulan İslâm gerçeklerinden bahsetmek istiyorum.

 

14 asır evvel sahâbe Kur’ân’ın bütününe tâbî olmuştur. Sahâbenin yaşadığı İslâm’a baktığımızda; İslâm’ın 5 şartı ve onun da ötesinde; Allah’a ulaşmayı dilemek, mürşide tâbîiyet ve zikrin de var olduğunu görmekteyiz. Ne hazindir ki, insanları kurtuluşa ulaştıracak olan Kur’ân-ı Kerim’in temel emirleri günümüz İslâm tatbikatında unutulmuş durumdadır.

 

İnsan ruh, fizik fücut ve nefs olmak üzere bir üçlüden müteşekkildir. Ruh, Allah’ın emrindendir ve Allah tarafından bize üfürülmüştür. Kişinin bu dünya hayatını yaşarken 1 tek dileğine; ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemesine karşılık, Allahû Teâla bu talebi yerine getireceğinin garantisini vermiştir. Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: “Bana ulaşmayı dileyeni ben Kendime ulaştırırım.”

 

ü     İnsanlar Niçin Hüsrandadır?

Allah’ın sözünde hulf olmayacağına, verdiği sözü mutlaka yerine getireceğine göre ruhumuzun Allah’a ulaşmasına engel olan nefsimiz ve şeytandır. Nefsimizin manevî kalbinde afetler vardır. Şeytan bu afetleri devamlı azdırmak suretiyle insanlara şer fiiller işletmektedir. Beyazıd-ı Bestami Hazretlerinin de ifade ettiği gibi: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” Bir kimsenin nefsinin Allah’ın emirlerine itaat etmesi, yasak ettiği fiilleri işlememesi ancak nefs tezkiyesi ile mümkündür, kişi  İslâm’ın 7 safha ve 4 teslimini yaşayan bir mürşide tâbî olmadıkça bu hedefe ulaşamaz.

 

Vel Asr Suresinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: “Asra yemin ederim. İnsanlar hüsrandadır.”

İnsanların hüsranda olması, Nefs-i Emmare sebebiyle devamlı şerr işlemesinden kaynaklanmaktadır. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz ne güzel buyurmuş: “Nefsinize zulm etmeyiniz. Çünkü nefsin sizin üzerinizde hakkı vardır.”

 

Bir insanın nefsine zulmetmemesi; nefsinin talebine uymakla değil, Allah’ın kendisi için vazifeli kıldığı mürşide tâbî olmasıyla gerçekleşir. Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle söylüyor:

“Eğer sana icabet etmezlerse bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi (mürşid) olmaksızın kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah zâlim kavmi hidayete erdirmez.”

 

Muhterem okuyucular, şeytanın tuzaklarını bilen, bu tuzaklardan Allah’ın yardımıyla kurtulan ve 7 safha itibariyle Allah’a teslim olmuş olan bir Hidayetçi’den bahsediyoruz. Onun her sözü Allah’ın kendisine verdiği emirdir. Çünkü o kendinden bir şey yapamayacaktır. İrşad makamının sahibi olanlar, iradelerini Allah’a teslim etmeleri hasebiyle Allah’ın emirlerini bize ulaştırırlar.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de Yusuf (A.S)’ın: “Ben nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam).” demesinin arkasında yatan gerçek, kişinin nefsini tek başına tezkiye edememesidir. Bunun için kişinin kalpten Allah’a ulaşmayı dilemesi gerekmektedir, böylece o kişiyi Allahû Tealâ tezkiyeciye, mürşide ulaştıracaktır.

 

Allah'a ulaşmayı dilemek ve mürşide tâbiîyeti gerçekleştirmek, kişinin içsel ve dışsal değişimini gerçekleştirerek “kâmil insan” olma yoluna adım atmasıdır. İçsel değişim, nefsin manevî kalbindeki afetlerin “Allah” zikri ile kontrol altına alınması ve daha sonra onun tamamen temizlenmesidir. Dışsal değişim ancak bundan sonra gerçekleşebilir.

 

Kişi bundan sonra, hiçbir şekilde bir başkasına zarar vermemenin gayreti içine girecektir. Asıl mârifet, ilk etepta insanın etrafına zarar vermemesidir. İkinci etapta, kendisine zarar verenleri affetmesidir. Üçüncü etapta ise kötülüğe karşı hayırla mukabele etmesidir! Kur’ân-ı Kerîm biz insanlara A’dan Z’ye kadar bunu öğütlemektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) Kur’ân-ı Kerîm’i bir ağaca benzetmiştir: “Kökü şeriat, dalları tarikat, yaprakları marifet, meyvesi hakikat.”

 

Kökü şeriat; Allah'a ulaşmayı dilemek. Dalları tarikat; mürşide tâbiîyetini gerçekleştirmek. Yaprağı marifet; İşte bu bahsettiğimiz zikir ve hak yoluna çağırmaktır. Meyvesi hakikat; Mutluluk. Böyle güzel bir ağacın meyve vermemesi mümkün değildir.

 

Allah’a giden yükselme merdiveninde kişi, öncelikle ilmin sahibidir. Daha sonra irfanın sahibi ve hikmetin sahibi olur. Daha sonra hikmetin ötesinin de sahibi olur.

İlmin sahibi olmak, ruhun teslimini,

İrfanın sahibi olmak, fizik vücut teslimini,

Hikmetin sahibi olmak, nefs teslimini,

Hikmetin ötesine sahip olmak ise, mutlaka irade teslimini gerektirir. İradesini de Allah’a teslim eden bir kişi için artık kendisine ait hiçbir şey kalmamıştır.

 

İmam-ı Şâfi Hazretleri mürşidi olan Şeyban-ı Râi Hazretlerine tâbî olduğu zaman, çevresindeki insanlar onu kınıyorlar ve diyorlar ki:

“Bu kadar ilim sahibisin, bu kadar okul okudun, bu kadar medrese bitirdin. Kendini bilmez bir çobana gidip nasıl teslim olursun?” Bunun üzerine İmam-ı Şâfi Hazretleri şöyle cevap veriyor: “Ben dînimi ondan öğrendim. Gelin beraberce ona gidelim, sualleriniz varsa sorun.” Gidiyorlar ve şu soruyu soruyorlar: “Zekâtın hesabı nedir?”

Şeyban-ı Râi Hazretleri de diyor ki: “Size göre mi yoksa bana göre mi?”

“Sana göre, bana göre olur mu? Zekât herkese aynı farzdır.” diyorlar.

“Hayır” diyor. “Size göre kırkta bir. Ancak bana göre; ben kendim zekâtım.” Yani, kendini bütünüyle Allah’a adadığını, irade teslimini gerçekleştirdiğini ifade etmektedir.

 

Allahû Tealâ resûlünü, insanların ona tâbî olmasını sağlamak ve ruhun talebi olan daveti insanlara tebliğ etmek üzere gönderiyor. Öyleyse günümüz dîn tatbikatında son derece önemli olan iki esas faktör unutulmuştur. Birincisi, ruhun talebi olan Allah'a ulaşmayı dilemek; ikincisi mürşide tâbiîyet. Bu iki faktörün olmayışı, Allah’ın biz insanlar için dilediği huzur ve saadete ulaşmayı engellemektedir.

 

Hepinizin Allah’a ulaşmayı kalpten dileyerek, Allah’ın sizin için tayin ettiği mürşide tâbî olmanızı ve böylece Allah’ın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını dileyerek sizlere veda ediyorum. Allah razı olsun.

 

 

Dr. Fazıl NİMET